22 Şubat 2010 Pazartesi

3 Vakte Kadar


Bir hoca düşünün, kadrosunu ihtimaller üzerine kuran bir hoca. Nobre’nin şansı Galatasaray’a tutuyor diye oyuna Nobre ile başlayan bir hoca. Bir ihtimal şansı yine tutarsa da gol bulursak diye düşünen bir hoca. Ve bu hocanın Türkiye’nin en önemli kulüplerinden birinin başında olduğunu düşünün. Komik değil mi? ama nedense ben gülemiyorum. Biz gülemiyoruz.

Buradan Mustafa hocama naçizane bir tavsiyem var. Kendisine yardımcı olarak Tayfur’un yanında bir de astrolog alsın. Maçlardan önce astroloğumuz her futbolcunun yıldız haritasını çıkarır ve burcuna, doğum tarihine göre o gün kimin şanslı gününde olduğunu, kimin bahtının açık, kimin kapalı olduğunu falan söyler. Buna göre de şanslı gününde olan futbolculardan başlayarak kadroyu kurar kendisi. Benden küçük bir tavsiye bu sadece hocamıza. Madem şansa, kadere göre kadro kuracak, bari biraz daha yardım alsın. Kendine baktığı kahve falına göre kadro kurmasın yoksa 3 vakte kadar kendisine uzun bir yol çıkabilir falında.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Wallpaper

Resmi büyütmek için resmin üzerine tıklayınız...


9 Şubat 2010 Salı

Cuk Cuk



Takıma destek olmak lazım diyen adamlar maçta Tello ve Nihat’ı ıslıkladılar. Ne kadar büyük bir destek vermiş oldular takımlarına böylece. Bak adam gibi oynamazsan seni de ıslıklarım demiş olup, diğer futbolculara gaz vermiş oldular. Bu sayede 4 gol gelmiş oldu.
Merak ediyorum, biz ne zaman değistik böyle? Ne zaman skora göre tepki veren, günlük başarılara bakan bir taraftara dönüştük diye?
Cevap basit aslında. Demirören’den sonra. Kolay kolay da değişmez artık bu profil bizde. Nasıl değişsinki. Demirören yolu bulmuş. Her seferinde taraftarı susturmayı biliyor.
Demirören için biz taraftarlar olarak bir bakıma ağlamaya başladı mı ağzına meme tıkılan bebek gibi olduk. Şimdi takım iyi gidiyor sorun yok. Bu sezon sonuna doğru takım kötü giderse taraftar ağlamaya başlar, sene başında Mansimov sayesinde bir yıldız alınır, taraftarın ağzına memesi verilmiş olur ve taraftar susturulur. O yıldız elimizde patlar, taraftar yine isyana başlar, hoop devre arasında yeni bir hoca gelir al sana bir meme daha. Biz taraftarlar olarak ağzımızdaki memeyi cuk cuklayalim boyuna. Asıl Demirören Beşiktaş’ı cuk cukluyor haberimiz yok.

7 Şubat 2010 Pazar

Efsaneler #3



Futbol hayatı boyunca hiç kırmızı kart görmemiş bir futbolcu. 100 gol barajını geçen ilk orta saha oyuncusu. Yaptığı jübilenin tüm gelirini Türkiye eğitim gönüllüleri vakfına bağışlayan bir efsane. Mehmet Özdilek.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Pascal Nouma - Güzel Oyun (Video)

1. Bölüm






2. Bölüm


Pascal Nouma - Güzel Oyun II
Yükleyen znzyn. - Basketbol, beyzbol, güreş ve diğer spor videoları.

5 Şubat 2010 Cuma

Ekşi Beşiktaş Protestosu Hakkında

Öncelikle şunu kabul etmek lazım, küfür olmayan, kavga olmayan ama çok etkili olabilecek bir protesto bu. Yeter ki katılım yüksek olsun. Olmalıdır da aslında ama nedense forza başta olmak üzere birçok yerde hala takıma dönmek gerek diye düşünenler var. Peki, dönelim takıma ama hangi takıma?

Beşiktaşlılığı hala salt futbol takımından ibaret olarak gören bir zihniyet elbette takıma dönmek ister. Liderle arada uçurum sayılacak bir fark yok. Geçen sene geriden gelip nasıl şampiyon olduysa bu takım yine olabilir. Takıma dönelim diyenlerin mantığı bu. Ha siz bakmayın bunların şimdi takıma dönelim dediklerine de. 3–5 maç kaybedilsin göreceksiniz ki takıma dönelim diyenler herkesten önde olacak protesto yaparken. Kapasitesi bu çünkü. Takımın şansı varsa takıma dön, şansı kalmadıysa yuhala.

Başta demiştik, bunlar Beşiktaş’ı salt futbol takımı olarak gören bir zihniyetteler. Oysa Beşiktaş bir takım değil, kulüptür. Bir yere döneceksen takıma değil kulübe dönmen gerekir. Sen futbolcular kötü etkilenmesin diyorsun ama bunu derken bir düşün bakalım diğer branşlardaki sporcuların nasıl etkilenir. Alın teriyle hak ettikleri paraların futbolculara prim olarak gittiğini gören amatör branşlardaki sporcuları bir düşün mesela.
Aşağıda futbol maçlarından çok basketbol, voleybol, hentbol ve diğer şubelerin maçlarına seyirci olarak giden bir taraftarın dediklerine bir bakın mesela. Başka bir platformda gördüm yazıyı. İzniyle bir kısmını yayınlıyorum.

“Kadın basket takımımızın maçı devam ederken futbol maçı için kalkıp giden basketboldan sorumlu yöneticimizi (Şeref Yalçın) de gördüm, hentbol maçının varlığından bihaber hentboldan sorumlu yöneticimizi (Bülent Deriş) de. Hentbol ve erkek voleybolcuların deplasmana giderken otobüsteki hallerini de gördüm, tekerlekli basketbol takımımıza gideceği söylenen bileklik paralarının Ricardinho'nun transfer taksitine gittiğini söylerken ağlayan tekerlekli basketbol takımımızın oyuncusunu da. Açıkçası futbolcuların bu şartlarda ne hissedeceği zerre kadar umurumda değil. İsterlerse tribün boşaldı, diye 10 yesinler. Zerre üzülürsem adam değilim. Hentbol maçında tribünlerde tek taraftar olduğunu gördüm, staddan altı üstü bir veya birkaç maç taraftar çıksa ne olacak? Futbolcuların ondan morali bozulup oynayamayacaklarsa bırakın hiç oynamasınlar zaten “

Her şey futbol takımıyla bitmiyor yani anlayacağınız. Ön planda futbol olabilir ama futbol takımının gerisinde çok büyük bir camia var. Bir şeylere sahip çıkılacaksa tüm branşlara sahip çıkılmalı.

Aslında bugün bu noktaya gelmemizin en önemli etkenlerinden biri de bu sahip çıkma, sahiplenme isteğimiz. Türkiye’de her taraftar takımına yürekten bağlı. Zaten bu yüzden aslında doğru düzgün futbol oynanmayan bir lige bu kadar para veriliyor. Liginiz boktan bile olsa, taraftar ne olursa olsun takımına sahip çıkıyor ve her şekilde destek oluyorsa o lig para eder. İşte bu protestonun anlatmak istediği de biraz bu. Taraftar olarak biz varsak bu lig para ediyor. Ne Beşiktaş’ın oynadığı futbol ne de Galatasaray veya Fenerbahçe’nin oynadığı futbol sayesinde bu lig bu kadar değerli. Bu ligin tek değerli parçası takımını sahiplenen taraftarlar. Durum böyleyken herkes taraftarlar üzerinden çıkar sağlamaya bakıyor. Kimisi yayınını satmaya çalışıyor, kimisi formasını, kombinesini, kimisi yazısını ya da yorumunu. Futbolun içinde ne kadar insan varsa hepsinin tek amacı taraftara ulaşabilmek. Futbolcusundan spor yazarına kadar herkes taraftarın takımı için harcayacağı paranın peşinde. İşte bu noktada bu protesto çok önemli.
Ben aşkımızı kullanıp kendilerine çıkar sağlayanlara karşı artık takım, futbolcu, yönetici falan düşünemem. Bu saatten sonra “aman ya bana ne diyip ilgimi de kesemem Beşiktaş’tan, maça gidip destek de veremem kimseye. Ben artık tepkili olduğumu göstermeden duramam. Her şeyden önce Beşiktaşlılığım buna izin vermez.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Sen Varsan Ben Yokum Demirören

Sen Varsan Ben Yokum Demirören...

Ekşi Beşiktaş tarafından başlatılan kampanyaya destek olalım...

Biz Beşiktaşlıyız
Sizin Olsun Oyunuz
Cuma 20:15'te
Kutlayın Artık Biz Yokuz

Var Mısınız
Yokluğunuzu Hissettirmeye..?

Bir Beşiktaş taraftarı tarafından samimiyetini, aşkını ortaya koyan tüm Beşiktaş taraftarına çağrıdır; bulunduğumuz tribünleri 15. dakika itibariyle terk ediyoruz.

Kapalı Tribün: Eski Açık Tarafında
Eski Açık 1: Kapalı Tribün Tarafında
Eski Açık 2: Numaralı Tribün Tarafında
Numaralı: Bireysel
Yeni Açık: Kapalı Tribün Tarafında yer alıp çıkışa yönelebilirler.

http://eksibesiktas.blogspot.com/2010/02/besiktas-taraftarna-cagr.html

http://www.facebook.com/event.php?eid=275980124191

31 Ocak 2010 Pazar

Başka Söze Gerek Var mı?

27 Ocak 2010 Çarşamba

Karar Zamanı - İbrahim Altınsay Yazısı




Karar zamanı

Siyaset hakikatler ve olgular üzerinden yapılır. Muktedirler ise çoğu kez hakikatlere ve olgulara doğrudan karşı çıkmazlar. Kavramların içini boşaltarak yaparlar bunu. Beşiktaş Genel Kurulu’na dört gün kaldı. Tepetaklak olmuş kavramları konuşmanın tam zamanı. Aslında öteki kulüplerde ve memlekette durum pek farklı değil.
KURUMSALLAŞMA: Seçim zamanlarının en sihirli lâfı... Bazıları buna şirketleşmeyi de ekliyor. İster şirket, ister kamu yararına dernek olsun, spor kulüpleri toplumsal fayda üreten birer kurum... Böyleysen her şeyden önce kişilerin iradelerinden bağımsız kurallara göre çalışacaksın. Gelirin, giderin belli olacak. Birbirini karşılayacak. Gelirini saçmayacak, büyüteceksin. Ödeyebileceğin kadar borçlanacaksın. Bir dediğin öteki söylediğini tutacak.
“Paralı adam lazım”, “İstediğim gibi para veririm, istediğim gibi alırım” dersen orada kurumsallaşmadan değil, olsa olsa ‘kumarlaşmadan’ söz edilir. Hem de parayı saçanın hiç kaybetmediği, kulübün hep kaybettiği bir kumardan.
Beşiktaş Başkanı, “Mali açıdan Liverpool’u, Real Madrid’i geçtik” diyebiliyor. Kötü misal örnek alınmaz ama var mı o kulüplerde bile 5.5 yıl içinde borçları 10 katına çıkarmak, var mı şahıslara borçlanmak, “Paramı alır giderim” diye tehdit sallamak? Var mı kulübün kaynaklarını üç kuruş için çarçur etmek, kulübün gelecekteki gelirlerini yüksek faizle kırdırmak? Var mı 10’a aldığınız futbolcuyu bedava yollamak ama bonservisini gelecek yönetime ödetmek?
Daha önemlisi kurumsallaşmış yerde neyin yapılacağı bellidir, neyin yapılmayacağı da. Önce iktidarda olanlar kendilerini kurallarla sınırlar. Orada güven olur. Her şey, ikide bir ağız değiştiren bir başkanın iki dudağı arasında olmaz. Sana olan güveni kaybedersen sonunda herkesi düşman görürsün, top oynamaktan bile korkar olursun.
Kurumsallaşmış bir kulüp “Aman Kongre öncesi olası puan kaybından yırttık” diye, geçen cumartesi İnönü’yü öyle yalandan temizler gibi yapar mıydı?
PROFESYONELLEŞME: Sihirli kavramlardan biri de bu. Sanki Marslılar gibi, uzayın derinliklerinden profesyoneller gelecek ve sorunları ışınlı değnekleriyle bir anda çözecek! Kulüpler profesyonellerin yetişmesine izin vermiyorsa, onlara çalışma hakkı tanımıyorsa nasıl ortaya çıkacak profesyoneller?
Kulüplerde profesyoneller zaten var. İşte teknik direktörler ve futbolcular... Bakın onlara nasıl davranıyorsunuz. Sözleşmesini bile okumadan yoluna kırmızı halı serdiğiniz adamları ilk yenilgide yolluyor, çuvalla tazminat ödüyorsunuz. Havalimanında omuzlarda getirttiğiniz futbolcuları yarım sezon sonra yollamak için cambazlıklar yapıyorsunuz. Bonservisine 7 milyon avro saydığınız Delgado’ya çürük raporu almaya çalışıyorsunuz. Başka kulübe gitmeyen futbolcuya baskı yapıyorsunuz. Futbolculara “Alacağım yoktur” yazıları imzalatıyorsunuz.
Çalışanınıza köle muamelesi yaptığınız yerde profesyonellikten söz edilir mi? “Daha iyiyiz” denilen yabancı kulüplerde, futbolcu ücretleri üç ay gecikmeli ödensin bakalım, nasıl kulüp kayyuma teslim ediliyor, 10 puanı siliniyor.
ALTYAPI: Bu kadar altı üstüne getirilmiş başka kavram var mı acaba? Her sene 10-15 futbolcu getirir, bir o kadar da yollamaya çalışırsanız altyapıya neden ihtiyacınız olsun ki! Arada bir göstermelik bir altyapı futbolcusu oynatacaksınız da millet buna inanacak mı? Kadroda 6+2 yabancı bulundurduğunuz bir sistemde genç futbolcuyu nereden bulacak, nasıl yetiştireceksiniz, nerede oynatacaksınız?
Futbolu, transfer oyunu, daha doğrusu oyuncağı haline getirdiniz. Transfer yaparak günü kurtaracağınızı sanıyorsunuz. Borçlar bu hesapsızlığın sonucu. Beşiktaş yönetimi parmak hesabını bile şaşırıp yabancı sayısını 9’a çıkardı. Şimdi kimi yollayacağız diye kara kara düşünüyorlar. Tabata’yı yollamaya cesaret edemeyince kabağı, geçen yıl iki kupada büyük katkısı olan Tello’nun başına patlatacaklar gibi.
STAT: Kuru büyüklüklerle övünen, daha doğrusu avunan bir toplum olduk ya, sıkıştığınızda patlatın “Yeni ve modern stat” vaadini... Alelacele çizilmiş resimleri de proje diye etrafa dağıtın. O stadı hangi finansmanla yapacaksınız, nasıl işleteceksiniz, nasıl dolduracaksınız, belli değil. Büyük maçlar dışında İnönü Stadı’nın yarısı bile dolmuyor. Aklı başında taraftar yıllardır İnönü’ye gitmeye, gidince futbol tadıyla bir maç izlemeye hasret. VIP tribününe bile hatırla bedava adam alıyorsunuz ama Derbiler’de Açık Tribün bilet fiyatlarını on misline çıkartıp fırsatçılık yapıyorsunuz... (Öteki ‘Büyükler’ farklı mı? Modernliğiyle böbürlenilen Saraçoğlu’nun zemini utanılacak durumda. Maç günü trafik felaket... Devletin toplu konut kurumu, otoyolun kıyısında Galatasaray’a stat yapıyor. Ali Sami Yen’de 15 bin ortalamayı zor bulan yönetim 55 bin kişilik kapasiteyle övünüyor).
Stat denince beton, demir ve loca mı aklınıza geliyor sadece. Tamam, loca yapıp kulübün gelirlerini artırın ama stat dediğiniz yer sadece bir bina değil. Taraftarın kalbinin attığı, anılarının ürediği yer. Hayatının parçası... Beşiktaş’ın öncelikli meselesi yeni stat değil, taraftarının gönül rahatlığıyla maç izleyeceği, “Evim” diyeceği bir “Şeref Bey Stadı”.
TARAFTAR: Stattan geldik taraftara... VIP tribününde puro çiğneyenlerin desibel olarak gördükleri, yeri geldiğinde “en büyük taraftar” diye kuyrukçuluk yaptıkları, yeri geldiğinde bir mal gibi kalitesini yükseltmekten söz ettikleri, onunla da onsuz da olunmayan kitleye...
Beşiktaş gibi kulüpleri benzersiz yapan iki şey var; taraftarı ve tarihi... Madem ‘para her şey’ o zaman bastırın parayı yaratın bir Beşiktaş daha...
Taraftarın özgür iradesinden korkan yönetimler, kendine bağlı ‘profesyonel taraftar’ yaratarak tribünleri yönlendirmeye çalışıyor. Taviz üzerine taviz vererek ‘imtiyazlı bir kesim’ yaratıyor. İşine gelmeyince ya bilet fiyatlarını yükseltiyor, ya da taraftar arasında çatışmalar çıkartıyor. Olmuyor taraftarın üzerine adam saldırtıyor, pankartlarını yasaklıyor, özgürlüğüne gem vurmaya çalışıyor... “En büyük taraftar” sonunda “küfürbaz taraftar” oluveriyor.
Bütün bu tartışmalar arasında güme giden bir hakikat var: Taraftar kitlesinin iradesinin kulüp yönetimlerine demokratik biçimde yansıması hep engelleniyor.
***
Tribünde ve tribün dışında taraftar “Yeter” diyorsa Beşiktaş’ta ciddi bir yönetim krizi ve güven sorunu vardır artık. Yüksek üyelik giriş ücreti ve grup çıkarları yüzünden taraftarın iradesini tam yansıtamayan Genel Kurul, mevcut yönetim anlayışına bir üç yıl daha izin verirse yönetim krizi devam edecek, yukarıdaki konuları tartışmanın zemini bile ortadan kalkacak gibi gözüküyor. İşin vahimi Genel Kurul’un kendisi güven bunalımının parçası olacak.
Karar Genel Kurul üyelerinin...

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=976951&Yazar=%C4%B0BRAH%C4%B0M%20ALTINSAY&Date=27.01.2010&CategoryID=103 

"Beşiktaş Tarihinin En Kötü Başkanı" Atıf Keçeci'nin Yazısı




'Beşiktaş tarihinin en kötü başkanı' *

Başlıklar önemli sözler kapsamına girer mi bilemem; ancak bunu kulağımla duydum. Bu, Sayın Metin Keçeli'nin başkanlık adaylığından vazgeçtiğini ifade ettiği basın toplantısındaki sözleridir.

İki sayfalık açıklamasında yer alan ve kupür halinde verdiğimiz ilgili paragrafı yazılı metinden aynen naklediyorum: "SN.YILDIRIM DEMİRÖREN! bu yönetim anlayışı ile devam ederseniz kulübümüzü tarihinde görülmemiş karanlık tünellere sokarsınız. Kazandığınız takdirde derhal radikal kararlar almalısınız. Mali disiplin, Altyapı, Vakıf öncelikleriniz olmalı. Belki böylece kendinizi de Beşiktaş Tarihinin en kötü Başkanı olmaktan kurtarırsınız." Yukarıdaki satırları aynen kopyaladığım için imla ve yazılım hataları kendisine aittir.

5 Ocak 2010 tarihinde bu görüşte olan Metin Keçeli ne hikmetse 20 gün sonra 'Değişim' yaşıyor ve Yıldırım Demirören'in listesine giriyor. Bu saadete nasıl eriştiğini soran dostlarına, 'Süleyman Seba'ya kızgınlığından' dem vuruyor. Cevaplaması gereken önemli bir soru daha! Rahmetli Şan Ökten'in bizlere emaneti kızı İpek Ökten'in, Murat Aksu'nun listesinde olacağı duyulduğunda Metin Keçeli tarafından telefonla aranıyor. Keçeli, İpek kardeşimize sözde nasihat anlamında, "Eğer Murat Aksu'nun listesine girersen baban mezarında rahat uyuyamaz." diyor. Hemşehrisi olan Şan Ökten'in ismini taşıyan Fulya'ya göz atalım. Şimdi ben de Sayın Keçeli'ye soruyorum: Özkaynak grubunun kullandığı binanın yeniden yapılması için müteahhit Yaşar Aşçıoğlu'nun kendi isminin de yazılmasını şart koştuğu sözleşmede imzası olan Yıldırım Demirören'in listesinde yer alması halinde merhum Şan Ökten neler hisseder acaba? Metin Keçeli'nin bu hususta rüyasına girenler olursa onu da bilmek isteriz!

Yakın geçmişte isim değişikliği yapılmaması için toplanan imzalarda ve düzenlenen toplantılarda gözükmeyen Metin Keçeli'nin, Şan Ökten sevgisi yeni depreşmiş olsa gerek! Esasında Metin Keçeli'yi mazur görmek gerek. Zira önceleri sağ, şimdilerin solcu parti mensubu Keçeli, görev üstlendiği Beşiktaş Belediyesi'nde amiri konumundaki başkan İsmail Ünal'ın istemleriyle hareket etme zorunluluğunda. Birçok imar değişikliğinde müşterek imzaları var. Fulya Projesi ilave katlar kararı, Ortaköy'de bilinen inşaatlar ve son zamanlarda internet sitelerine düşen; yarınlarda yazılı ve görsel medyada bulacağımız birçok imar konusu örnek gösterilebilir. Bu konuda Murat Aksu'nun, "Hesap soracağız." sözleri gücünü ve kendi eksikliklerini bilmelerinden olsa gerek telaşa düşmelerinin sebebi olabilir mi?

Bu konularda dikkat çeken isim Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal'dır. Kendi geleceği açısından Yıldırım Demirören'e yakın gözükmekte. Demirören'in bugün açıklanacak listesinde Emin Önal ismini görmemiz sürpriz olmaz. Geçen hafta sonu birlikte 'PaperMoon'da yenen ikili yemeğin konusu acaba neydi? İzmirli Emin Önal'ın, Beşiktaş ilçesindeki bazı arazilere ilgi duyması mı, yoksa listeye girmesi miydi?

Metin Keçeli'nin bu kararıyla ilgili pek çok kişiyle görüştüm. Yıldırım Demirören sempatizanları bile isyan halinde. 'Bu koltukta ne var?' diye sorup durdular. Ben de onlara ve kendime tercüman olup aynı şeyi soruyorum: "Bu koltukta ne var?" Bunca yanlış, kulübü Metin Keçeli'nin dediği gibi karanlık tünellere sokan bir başkanın ve onun listesindekilerin, hakaretin en ağırını, küfrün en fütursuzunu işitmeye talip olmalarının altında herhalde bizlerin aklının ermediği çok önemli! işler var, ne diyelim hepsine hayırlı! işler.

Yazıyı Metin Keçeli'nin basın toplantısındaki açıklamasının bitiş cümlesiyle bağlayalım. Metin Keçeli, "Beşiktaş, ciddiyet, sorumluluk ve onurdur." demişti. İnsanlar özde yapamadıklarını söyleme döktüklerinde işte günümüzdeki gibi açık verirler. Üzüntüm, Beşiktaş değerlerinin birtakım hesapçıların kötü emellerine alet olarak eriyip gitmesi. Olmadı Metin kardeşim, uymadı, hiç yakışmadı. "Sen de mi Keçeli?" dedirtmeyecektin. Bu yazının sahibi, 1987 Temmuz'unda geçirdikleri kaza sonucu Metin Keçeli ve Ergun Gökalp'in ambulansla İstanbul Çapa Ortopedi Kliniği'ne getirilişleri esnasında yattıkları sedyenin bir ucundan tutan kişidir. Her şeye rağmen, "Hakkım helal olsun."

* İsmi bir dönem başkan adayları arasında geçen Metin Keçeli'nin, 5 Ocak 2010 tarihinde kullandığı ifadeler.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1155